N. Ayça Özkarahan, Metin C. Çalışkan: Türker Ayyıldız Söyleşisi

N. Ayça Özkarahan, Metin C. Çalışkan: Türker Ayyıldız Söyleşisi

23 Şubat 2021 2 Yazar: artiz

Bu söyleşi 2018 yılında yapılmıştır.

Öncelikle söyleşi ricamızı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İlk sorumuzla başlayalım. Hem Vapurlara Küsmek hem de Şikeste, edebiyatta ne yapmak istediğini bilen bir kalemin elinden çıkma izlenimi yaratıyor. Özellikle ilk kitaplarda sıkça rastlamadığımız bir durum bu. Vapurlara Küsmek’in yaratım sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Asıl ben teşekkür ederim, hem söyleşi hem de nazik görüşünüz için. Vapurlara Küsmek’ten daha öncesinde kaleme aldığım başka bir metin vardı. Yıllarca şiirle haşır neşir olduktan sonra uzun öykü kısa roman arasında bir şey yazmıştım ama şansı yaver gitmedi. Geçen zamanda benim tercihim kısa öyküye doğru kaydıkça ondan biraz uzaklaştık. Bir yerlerde bekliyor diyebilirim. Kim bilir, günün birinde belki bir yerlerde kesişiriz. Vapurlara Küsmek sözünü ettiğim bu dosyadan sonra oluştu. İlk kitapta öyküler yağmur gibi geliyor. Ama Vapurlara Küsmek’in kitaplaşmasındaki en büyük pay Orhan Kemal yarışması oldu sanırım. Çünkü özellikle ilk kitap epeyce meşakkatli, malum; yayınevlerinin aklını çelip kitap yayımlatmak epeyce zor.

Vapurlara Küsmek’te yer alan öykülerde kimi karakterler birkaç defa karşımıza çıkıyor. Birbirine teğet geçen metinler mevcut. Son dönemde öykü roman ayrımı muğlaklaşıyor sanki. Yine de Vapurlara Küsmek’in, okuma keyfimiz yüzünden bazı karakterlerini romanda görmek isteğimiz olsa da, bir öykü kitabı olduğu açık. Kitabı kurgularken böyle bir tehlike aklınızdan geçti mi?

Az önce sözünü ettiğim süreçten hemen sonra kısa öyküye geçmek birbirine selam veren öykülerin oluşmasına sebep oldu. Hatta Şikeste’den Vapurlara Küsmek’e bağlantı kuran kahramanlar bile var. Bunu bir handikap gibi görmedim. Eğer bundan sonra da öykü yazarsam benzer aktarımlar devam eder ama bu denli yoğun olmaz. Öykü, roman ayrımının muğlaklaştığı konusunda tamamen size katılıyorum. Hatta bu konuda birileri çıksa da hepimizi birden aydınlatsa keşke.

Vapurlara Küsmek’e adını veren öyküde, Ebru’nun annesi Payidar’a “Unutma” diye sesleniyor. Hem Vapurlara Küsmek hem de Şikeste kitaplarında okuru sarsabilecek temel mesele “unutmakla” ilgili. İki kitap da zamansızlığın ortasında asılı kalan, acılarını suskunluklarında taşıyan ve unutmayan karakterlerle örülü. Karakterler kendi hafızlarıyla toplumsal hafızaya da katkı sağlıyorlar. Bireysel ve toplumsal hafıza konularında neler söyleyebilirsiniz?

Toplumsal hafızamızın durumu içler acısı bence. Ama buradaki feci durum unutmaktan çok kanıksamakla ilgili. Filmin bütününü oluşturan kareler o kadar tanıdıklaştı ki artık “acımaz” olduk. Kanıyor ama acımıyor, ateş düştüğü yeri yakıyor kadar. İlk öykünün Ebru’su ile son öykünün Besat’ı çoktan unutuldu. Unutanların içinde ben de varım. Kendimi çemberin dışında tutmuyorum. Çünkü insan böyle bir varlık. Kendinden başkası yok onun için, hatırlamaları ise klişelerle dolu. Hepimizin gündelik yaşamı haline gelen sosyal medyaya bakarsanız fotoğraf o kadar net ki. Maarif takvimi gibi günler yaşıyoruz. Bugün doğanlar, bugün öldürülenler, falanca katliamın falanca yılı. Bir de tabi çok süslü laflar ürettik, “Unutursak kalbimiz kurusun” vesaire. Misal bir şairi kaybediyoruz, o gün başka hiçbir şey paylaşılmıyor. Ama gerçek böyle mi? Yayınevleri şiir basmıyor nicedir, şairleri kapıdan sokmuyorlar nedense. Kitapçılar şiir bölümlerini en kuytu köşelere koyuyorlar. Ne zaman şiirden söz etsek, birisi çıkıp sıradanlaştırıyor hemen. “Dört kişiden beşi şair.” Bırakın sevgiyi neredeyse nefret çizgisinde durum. Ama birini kaybetmeyelim, dizeler, fotoğraflar, eski söyleşiler. Çok ayıp olacak ama kör ölür badem gözlü olur kıvamında yaşıyoruz her şeyi. Bu bence hiç samimi değil.

Vapurlara Küsmek ve Şikeste, hikayenin değerini koruyan kitaplar. Hikayeciliğin, anlatmanın, anlatılmanın öneminin farkında metinler okuyoruz. Anlatım biçimi açısından da klasik öykücülüğümüze daha yakın gibi. İlk iki kitabınızın ışığında etkilendiğiniz veya metinlerinizi yakın gördüğünüz isimler arasında kimleri sayabilirsiniz?

Teşekkür ederim. İnşallah öyledir. Ben hikayenin özünü sevenlerdenim. Özün insana yakınını sevdim, kalbe dokunanı makbuldür benim için. Sait Faik, Yusuf Atılgan, Vüs’at O.Bener, Sabahattin Ali, Oğuz Atay en sevdiğim yazarlar. İlkin bunlar, başkaları da var elbet. Ama canım dediklerim bunlar.

Dijital çağın her anımızı kaydetme, kaydettiklerimize hızla ulaşma gibi kimi temel özelliklerine rağmen pek çok farklı dinamikle giderek daha sık unuttuğumuzu ve giderek hikayesizleştirildiğimizi söyleyebilir miyiz?

İletişim olanakları arttıkça insan önce kendinden sonra etkileşim içinde olduğu her şeyden uzaklaşıyor. Mektubun, bayram kartlarının yerini toplu SMS’ler alalı çok oldu. Samimiyetten uzak paylaşımlar içindeyiz ve bundan dönüş yok. Çok yakın bir zamanda kendi kasabamda bulundum. Genel olarak üzücü bir atmosferde olmamıza rağmen etrafımdaki konuşmalardaki insan faktörünü fark edince gerçekten çok şaşırdım. Bir rahatsızlık için doktora giden bir yakınım olayı anlatırken, önce biraz şikayetinden söz ederek sizi meraklandırıyor. Hangi gün, hangi saatte, hangi vasıtayla gittiğini ayrıntılıyor. Bankaya uğrayıp maaşını alırken yanında dikiyor. Doktor sırası bekletiyor, hemşirenin kaşını gözünü görüyorsunuz. Doktor kimdi, kaç yaşındaydı, ne dedi, ne demedi tek tek sıralıyor. “E, neyin varmış?” demezseniz hikaye bitmiyor. Büyük şehirlerde unuttuğumuz hikayeler bunlar.

Vapurlara Küsmek ve Şikeste’nin aynı zamanda sistemle, otoriteyle ilgili dertleri de var. Sizce unutma, hikayesizleştirilme meselelerinde sistemin, otoritenin rolü nedir?

12 Eylül’de sekiz yaşımdaydım. Kenan Evren’le Turgut Özal’la büyüdüm. İlk gençliğimde Çiller vardı, Demirel vardı. Koalisyonlar, krizler derken başka bir hayata geçildi. Bugün bu soruya cevap vermek bile otoriteyi kızdırabilir. Sosyal medya paylaşımları yüzünden işsiz kalan arkadaşlarım var. Görme, duyma, söyleme evinde otur diyen bir sistem var. Sokak, çevre sistemin. Uzaylı işgalinde gibiyiz. Bu kadarını söyleyebiliyorum. Hikayeyi hepimiz biliyoruz, hikayesizliğimiz ise umudumuz olsun.

İki kitabınızın bir diğer ortak yanı da karakterlerinizin, mekanlarla ve zamanla ilişkileri sanırım. Belki de bu durumu anlatan en güzel cümleler Şikeste’de geçiyor:
“Kazandım” demişti en son karşılaşmalarında. Ağzının içinde tüm dünyayı ezer gibi söylemişti. Bozkırın orta yerinde hiç kimse bir şey kazanamamıştı oysa.”
Kazananın, kaybedenin olduğu bir dünyadan çok durağan anlara hapsolmuş karakterler mevcut. Metinlerinizi kurarken mekân, zaman, karakter yaratımında önceliği hangisine veriyorsunuz? Hangisinden daha çok beslendiğinizi söyleyebilirsiniz?

Aslında bir önceliğim yok. Tam aksine metnin girişinden son cümlesine kadar mekan, zaman, karakter ve bunları sarıp sarmalayan dil aynı anda hareket etmelidir. Öyküye ivme kazandıran, merak unsuru yaratan yoğunluklar kadar ara ara frene bastıran, sarı ışığı gösteren durağanlıklar da önemlidir. Bakın kırmızı demiyorum. Kırmızı ışık yanarsa okur o hikayeden iner. Özellikle klasik öykü ya da geleneksel anlatıma yakın öyküde aslında kolaymış gibi görünen ve maalesef kadri kıymeti bilinmeyen pek çok şey sanıldığı kadar basit değildir. Tam tersine ötekinin daha basit olduğunu düşünürüm; loş ışıkta kimi şeyleri gösterip kimilerini gizlemek gibi. Ama hem okur hem de yazarlar çok eski zamanlarda kompozisyon dersi görmüş, giriş, gelişme, sonuç biliyor. Öncelikle anlattığınız hikaye aslında okura çok yakın hatta çok can sıkıcı. Cazip bir tarafı yok çünkü kahramanı tanıdık. Hem öyle gizem falan katılmamış, bildiğiniz sıradan, yazarının bile torpil geçmediği, biraz bilgelik, biraz yakışıklılık yahut güzellik, biraz efsun, biraz efsane katmadığı biri kahraman olabilir mi sizce? Olamadığı için karakter mertebesiyle yetiniyor. Hayatın kendisine biçtiği rolü oynuyor ve sırası geldiğinde de çekiliyor. Oysa pekala başka türlü de yazabiliriz. Önceki yazılmışlardan, festival filimlerinden metinler arası mekanizmasını kullanarak pek rahat hikayeler uydurabiliriz! Afili başlıklar bulabiliriz. Yapılıyor demiyorum, yapabiliriz diyorum. Neyse ki bu yönteme başvuran kimsecikler yok.

Öykülerinizde hep bir çaresizlik var ama belirgin bir son görmüyoruz. Bu gizliden gizliye bir umutsuzluğun, kadersizliğin içinde bir umut olarak okunabilir mi?

Pek uzun zamandır kendi okumalarımda şunu gözlemliyorum. Metinlerdeki konuşmalar ya çok tiyatral ya da karakterler sus pus. Ya bütünüyle ironi peşinde ya tamamlanmayı bekleyen yapboz gibi. Mesele edindiğim metnin daha sinematik, daha sokak işi olmasına gayret ettim. Sokaktakinin meselesini aktarmak istediğinizde tamamı olmasa bile büyük bölümünde resim gri maalesef. Ama yorumunuz beni mutlu etti. İçinde bir parça umut olmasa nefes alamayacak kadar içine çökmüş insan. Umudunu koruyor, işine gücüne gidip hep daha iyisi için didiniyor. Yaşamın kendine hazırladığı süprizlerden bir haber yapıyor bunu. Bu benim içselleştirip karakterlere geçirdiğim bir şey değil. Bir temenni, bir düşünce de değil.

Öykülerinizin içinde çoğunlukla birden fazla yan hikaye var. Mesela Şikeste kitabındaki İğne İzi’nde bir yandan bir ayrılma hikayesi varken bir yandan sanıyorum milli kayakçımız Aslı Nemutlu’dan bahsediyorsunuz ve ana karakter rüyasında başka bir milli sporcunun olduğu gazete ile ölünün üstünü örtüyor. Metin Kurt da bazılarına göre spor camiasında haksızlığa uğramış biri; bir yandan şunu mu demek istiyorsunuz, hep kendi hikayemize odaklanıyoruz oysa anın içinde milyonlarcası mevcut, diğerlerini de görün?

Bunun için de size ayrıca teşekkür ederim. Bunu birileri gördüğü için hala öykü yazmaya devam edebiliriz. İnanın bütün samimiyetimle söylüyorum. Şimdi son zamanlarda kimi yakıştırmalar, her şeyden uzak eleştiriler peydahlandı, isimsiz, ruhsatsız öykü doktorları doluştu her yere. Sakın eleştiriye kapalı biri olduğum düşünülmesin. Ama bazı tekdüze kurallar yüzünden bütün öyküler birbirine benzer hale geldi. Öykü öğrenilir mi? Evet öğrenilir. Ama asıl mesele kıvamda bence. Olayı neredeyse hazır yemek kalıbına sokmadığımız kaldı. Kişi öyküden sadece bir paragraf okuduktan sonra cebinden kalemini çıkarıp eleştirmen kesiliyor; Bu paragraf gereksiz. Bu karakter silik, bu olayın ana öyküye katkısı ne? Duvarda tüfek var mı? Vesaire vesaire… Bu yönüyle bakarsak İğne İzi safsatadan öteye gitmeyecek bir metin. Söylediğiniz gibi aynı anda pek çok öykü gerçekleşiyor çevremizde. Kimsenin, okurun zeka seviyesini peşinen sınamaya hakkı yok. Hikaye yaratım işidir. Yüzeyde bulunanlarla sadece kompozisyon yazabilirsiniz. Okur ne okuyacağını, neyden tat alacağını bilecektir. Öyküye dönecek olursak, İğne İzi en sevdiğim öykülerimden. Maalesef Aslı Nemutlu’nun yaka fotoğrafını gördüğümde (ve talihsiz kazasını duyduğumuzda) bu öykü filizlenmişti. Sevgili ağabeyim Metin Kurt ise ömrünün son günlerine kadar sporcuların sendikal hakları için mücadele etti. Sıradan bahanelerle çekilmez hale getirdiğimiz dünyamızda bu iki güzel insanla bir şeyler söylemek istedim. Öykünün çekirdeğinde kaybettiğimiz iki sporcu, teninde ise sıradan bir gün, sıradan iki kişi, sıradan bir evliliğin sıradan bir olayı vardı. Dilimiz dönmüşse ne mutlu bize. Her ikisini de bu vesileyle anmış olduk.

Anlatım tarzınız beni çok etkiledi, bir sözcükten binbir anlam sarkıyor ve yeni tarz öykücüler gibi anlatımın fazla kapalı olma dürtüsü yok. Çok samimi ve açık yazılmış metinler. Bu haliyle kitaplarınız son zamanlarda öykü ödülü alanlardan ayrışıyor sanki. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Teşekkür ederim. Yıllar önce, üniversite yıllarımda Yayın Kulübümüz vardı. Bir gün yaşı aslında bizden epeyce büyük bir ağabeyimizi kulübe kayıt etmek için form doldurmasını rica ettik. En son soru, o yıllarda pek moda olan “Hobileriniz?” idi. Cevabı gördüğümde çok etkilenmiştim. Net bir cevaptı; İNSAN. Ben hikayeye böyle bakıyorum. İnsan ve insan, insan ve toplum, insan ve çevre. İçimde, dışımda ilişkilendiğim pek çok hikaye var bu yüzden. Bu hikayeyi dışımdaki insana aktarırken bunun en sade yolunu seçiyorum. Dışımdaki insan beni en kolay nasıl anlayabilir? Yazdığım şeyi ben nasıl kolay anlayabilirsem, dışımdaki de öyle anlar. O da benim gibi üzülür ya da sevinir. Çok sever yahut sıkılır hemen. Söz ettiğiniz ayrışmaya ise bir şey diyemem. Çok değerli kitaplar ödül aldı, alıyor. Bu tür yarışmaların gerekçelerinde genellikle, “Öyküye ve öykücülüğümüze katkıdan” söz edilir. Tür ve biçim arayışımız takdir ediliyor diyebilirim. Edilmeli de zaten.

Aynı zamanda bir durağanlık var öykülerde. Ama bu insanı sıkmıyor, durağanlığın içinde garip bir şekilde detayların tadına varmamızı sağlıyorsunuz. Sözcüklerden, cümlelerden uzun anlamlar çıkıyor. Çok çarpıcı cümlelerle karşılaşıyoruz. Mesela “sorarsam cevaplıyorlar, sormazsam hiç gibiyim…” diyorsunuz, okuyucu olarak bu cümlenin anlattıkları beni dakikalarca oyalıyor. Bunlarda şiir yazmış olmanın etkisi var diyebilir miyiz? Şiir öykülerinizi nasıl besliyor?

Öykü pek çok değişik damardan besleniyor. Aynı zamanda bu farklı beslenmelerden de değişik renk ve çeşitlilikte ürünler çıkıyor. Az öne söz ettiğiniz gibi kapalı metinler, klasik metinler, deneysel metinler gibi. Burada da yani kendi içinde farklılıklar var. Mesela belirgin bir grup geniş zaman veya şimdiki zaman kipiyle okurla beraber yaşayıp sonlandırdığı öyküler yazıyor. Son kitabımda birleşik iki öyküyle bir karakterin yirmi beş yılını anlattım. Geçişlerin çok sert olmaması için durağanlık size el verir. Şiir konusu ise gerçekten ilginçtir. Öyküyle şiirin uzak durması önerilir. Yeri ve dozajı uygunsa, metnin ahengini bozmuyorsa metni zenginleştirdiğini düşünürüm.

Benim üçüncü sayfa tutkum vardır. Sizin de öykülerinizdeki yan hikayelerde sanki böyle bir an hayatımıza girip unutulanlar var. Onlar için bir hatırlanma ritüeli gibi, bu konuda nasıl hissediyorsunuz?

Acı o kadar sıradanlaştı ki, üçüncü sayfa haberleri çoğu zaman komediymiş gibi geliyor. Sanki birileri oturup insanların isimlerini kısaltarak bize durmadan şaka yapıyor. Büyük kentlerdeki yabancılaşmaya hukuk sisteminin etkisizliği de eklenince trajikomik bir hal aldık. Son yıllarda yaşadığımız katliam gibi ölümler de cabası. İnsan hayatının bu denli değersizleştiği bir yerde hepimiz üçüncü sayfa haberlerine konu olacak potansiyeli taşıyoruz. Öykülerdeki görünüp kaybolan kahramanlar yaşamın bir izdüşümü. Düşen düştüğü yerde kalıyor. Duraksamıyoruz bile, bedeli ödeyenler dahil yaşamına devam ediyor.

Son yıllardaki endişe düzeyimizi, cinnet halimizi nasıl yorumluyorsunuz? Genelde toplumsal buhranların ardından büyük eserler ortaya çıkar. Sizce böyle bir beslenme yaşıyor muyuz?

Aslında az önceki durumun bir başka hali cinnet. “Topluca deliriyoruz” diye adını da koyduk epeydir. Şöyle ortalık bir durulmuyor ki. Sanki bundan sonra hep böyle gidecekmiş gibi. Ama umudu yitirmemek gerekir. Büyük eserleri beklememiz de o umudun bir parçası. Keşke bir an önce durulsak, barışa kavuşsak, çocuklarımız öldürülmese. Sanatla edebiyatla uğraşsak. Keşke ve bir an önce.

Bizimle bir şiirinizi paylaşmak ister misiniz?

Uzun zamandır şiir yazmadım. Eskilerden bir şiirimi paylaşmak isterim.

Meyhane Ölümü
hala söndürülmemiş izmaritler geçiyor
sokağınızdan
hala her ayak sürümenizde
kanserojen imgeler ihtiva ediyor bu hüzzam
kaldırım

oysa sizi sevmeyi
yoksul bir meyhanede unutmuştum
günlerce geri döndüm
günlerce ‘’yok’’ dediler

garsonlardan sonra saçlarında çıbanlar
çıkan bir kadını getirdiler
tüm mezeler bitmişti
kadın tüm mezeleri bitirdikten sonra
çiroz tabağında kendini bitirmişti
Çingen pembesi bir ruj lekesi bıraktı yakama
yakamı al götür dedim
yakamı bırakma

beni “şiirle öldüremezsiniz’’ dedi meyhaneci
meşin eldivenlerini çıkarttı gecenin
işaret parmağıyla orta parmağının arasına
erguvan ağaçlarından sehpalar kurarken
biz

insan bu
sevmeyince acımasız oluyor
dudaklarımızda hala kürdilihicazkâr

İktisat mezunusunuz, iki çocuğunuz var, edebiyat ile hayatı nasıl dengeliyorsunuz veya hayat edebiyatınızı nasıl besliyor?

Evet iktisat mezunuyum. Uzunca süredir serbest çalışıyorum. Serbest çalışmanın kendine göre zorlukları olduğu gibi avantajları da var. Bu seneye kadar kendime daha fazla zaman ayırabiliyordum. Bu sene öteki yıllara göre biraz daha çocuklarımla ilgilenmem gerekiyor. Kızım önemli sınavlara girecek, oğlum okula başladı. Edebiyat nasıl olsa bir şekilde dengeler diye umuyorum.

Ufukta yeni bir kitap var mı?

Çok hızlı yazan biri değilim. Şikeste’den sonra biraz ara vermem gerektiğini düşündüm. Şimdi o aradayım. Yarınlar ne getirir, hep beraber göreceğiz.

Vakit ayırdığınız için tekrar teşekkürler…

Birbirinden güzel sorularınız için asıl ben çok teşekkür ederim. Sizlere canı gönülden başarılar dilerim. İyi ki varsınız. Sağ olun, var olun.