Metin C. Çalışkan: Taklide Varan Öyküler I – Şen Felaketler Limited Şirketi

Metin C. Çalışkan: Taklide Varan Öyküler I – Şen Felaketler Limited Şirketi

3 Eylül 2021 0 Yazar: artiz

Bodrum Kat

Apartman Görevlisi Dairesi: Bay Ragıp Efendi (Ailesiyle Yaşıyor) En Çok Dillendirdiği Felaketi: Büyük oğlunun şehir dışında okuması ve ona asla para yetiştirememesi. Not: Bölümü bir şeylerin tarihi de olabilir bir şey bilimleri de. Bay Ragıp Efendi bu konuda çelişkili cevaplar veriyor.

Kat I

Daire 1: Suna Hanım (Eşiyle Yaşıyor) En Çok Dillendirdiği Felaketi: Alkolik olduğunu iddia ettiği eşinin tembelliği, pısırıklığı, hıyarlığı, cacıklığı, bazı defalarda ise bir cacık bile olamaması. Not: Suna Hanım’ın iddiasına göre eşi evde içki üretmeye başlamış. Eğer satışa geçerse bazı marka isim önerilerim olabilir. Daire 2: Selim Bey (Yapyapayalnız Yaşıyor) En Çok Dillendirdiği Felaketi: Bir türlü gönlüne göre, izdivaç edebileceği bir hanım bulamaması. Not: En sevdiği eserin ‘Makber’ olmasının işleri güçleştirdiği kanaatindeyim.

Kat II

Daire 3: Bendeniz (Herhalde Yaşamıyorum)   Daire 4: Neriman Hanım (Eşi + Kayınvalidesi = Vay Başıma Gelenler Şeklinde Yaşıyor) En Çok Dillendirdiği Felaketi: Benim tabirimle kayınvalidesinin, onun tabiriyle kaynanasının her işe karışması, evin gizli geçitlerinden haberdar olması, bu şekilde istediği gibi hareket edebilmesi. Not: Kavgalarını çok sık duyarım, enteresan olan Neriman Hanım ile kayınvalidesinin sesleri oldukça benzerdir.

Kat III

Daire 5: Latif Bey (Kırılgan Egosuyla Yaşıyor) En Çok Dillendirdiği Felaketi: Blogundaki yazıların yeterli görüntülenme sayısına ulaşamaması. Not: O çöpleri üç beş kişinin okuması bile mucize. Onlar da ahbabıdır eminim. Bir ara benden yardım istemişti, başımdan savdım. Daire 6: Sinan Bey (Komplo Teorileriyle Yaşıyor) En Çok Dillendirdiği Felaketi: Kızının bir Amerikan ajanıyla kaçması. Not: Ulus sürekli değişiyor, ajan bazen İngiliz, bazen Rus oluyor. Eski devlet memuru olduğundan kızının sırlarını sattığına inanıyor. Kızcağız iyi kurtarmış kendini.

Kat IV

Daire 7: Yıllardır Boş Felaketi: Lanetli olduğuna inanılması. Not: En son çıkan aileyle ilgili kan dondurucu hikâyeler anlatılıyor. Büyücü olduklarına dair söylentiler oldukça yaygın. Daire 8: Makûs Bey (Felaket Üretim Makinesiyle Yaşıyor) En Çok Dillendirdiği Felaketi: Hangi birini sayayım! Not: Bu sondur herhalde diye düşündüğünüz an sizi başka bir felaketle vurmak konusunda usta olan bir avcıdır o. Üstten bakışını hissetmemek ne mümkün!

Apartman Toplantısı

İki Perdelik Hüzünlü Güldürü

Müziksiz Oyun

Yer: Apartman Görevlisi Dairesi

Zaman: Şimdi

Daire Sakinleri Teşrif Etmişlerdir

spotları yak nasıl başlamalı ilk felaketin biricik tarihi kitabıyla mı felaketim olurdun gülümserdimle mi bir felaket ver şarkısıyla mı nasıl başlamalı karşımda oturan sakin mi sakin daire sakinleri sayın umursamayıcılar beni felaket pres makinesiyle dümdüz etmeye çalışanlar saklayamadıkları bir neşeyle başlarına gelenleri anlatanlar hayıflanır gibi görünüp keyif alanlar acılarını yarıştıranlar bay ragıp efendi herkese çay doldurunuz lütfen hesabı bana yazınız ve sakın ola lafa karışmayınız ve yerinizi biliniz ve yeriniz kapıyla sinan beyin apartman önüne bıraktığı ve eve almanız itibariyle bu konuda sürekli laf çarptığı çekyat arasındadır ve ayaktadır lakin şanslısınız loca oldukça pahalıdır locadakiler daire düzenine göre oturmuşsunuz bravo bravo bravo anons nerede kaldı her işi kendim mi yapmalıyım oyunumuzun başlamasına beş dakika var lütfen kalplerinizin vicdanlarınızın açık artniyetlerinizin kapalı olduğuna emin olun oyun süresince dedikodudan uzak durmanız aidatları zamanında yatırmanız çöp saatini unutmamanız hayatidir bay ragıp efendi gördüğünüz gibi isteğinizi geri çevirmedim sizi kırmış olsaydım inanın çok utanırdım ne demiş bergman dünyayı utanç kurtaracak fırsat teptik desenize bergman mı kim tanırsınız aslında markete gidip gelirken görmüşsünüzdür tava yoğurdu alır neyse olan oldu olmayanlar da olur diye ümit ediyorum spotları yak yanıyormuş pardon ve perde ve işte karşınızdayım yirmi seneyi aşkındır karşınızdayım oysa ne hayallerle karşınıza çıkmıştım bir bir yıkıldılar yel değirmenleriyle savaşmak bile daha kolaydı işte karşınızdayım çalışmayan otomatlar gibi yanmayan sensörlü lambalar gibi çatlak kolonlar gibi terk edilmiş kömürlükler gibi çürük demirler gibi çalmayan ziller gibi akan çatılar gibi rüzgârdan başka yöne dönen çanak antenler gibi karşınızdayım lakin siz onları sevdiniz onları felaketlerinize uygun buldunuz beni bulmadınız beni sevmediniz aranıza almadınız bense küstüm oynamıyorum diyemedim işte karşınızdayım size kitaplardan filmlerden bahsetmeye çalıştım edebiyata sinemaya giriş niteliğinde listeler yaptım göğsüm sıkışırken kapılarınıza sıkıştırdım oralı olmadınız nereli olduğunuzu da asla öğrenemedim benim topraklarımdan değildiniz lakin ben sizin topraklarınızdaydım siz sayıca üstündünüz orhan pamuku danteyi ilhan berki melih cevdeti leyla erbili nezihe meriçi paul austerı tarkovskyi ozuyu nuri bilgeyi almodóvarı konuşalım istedim hep bir felaket haberiyle böldünüz beni tavuskuşları gibi kabardınız anlatırken dinlemediniz okumadınız alelade biriymişim gibi davrandınız bana dünyanın geri kalanı gibi davrandınız bana ki piyi daima üç aldığımdan sayısalım kötü olduğundan kalanı katiyen hesaplayamadım evet belki felaketlere övgü çağı bu evet belki felaketleri yarıştırmaktır medeniyet mutlu oluyorsunuz evet belki felaketlerden evet arada gidişatı bozmalı hepsine katlandım insanlar asla yedi defa katlanamaz hurafesine inat milyon yedi defa katlandım da acımanıza katlanamadım söylemek isteyip de söyleyemedikleriniz apartman boşluğundan bana ulaştı yetmedi tek gözlü kediler kanadı kırık güvercinler kurumuş ağaçlar anlattı bir apartmandan bir ülkeye bir ülkeden bir dünyaya dair düşüncelere vardım sayenizde kelimelemedikleriniz ruhumu esaret altına aldı yazık yazık doğru düzgün kötü bir şey yaşamamış vah vah yaşamı hep böyle geçmiş ah ah zaten bir taklitten ibaretmiş ve doğru bir taklitten ibaretim en azından kendi sesini arayan bir taklitten ibaretim bay ragıp efendi araya girmeyiniz ve doğru yaşamım hep böyle geçti ve doğru değil kötü şeyler yaşamadığım felaketimin olmadığı benim de felaketim var sahi günde dört film izleyen haftada beş kitap bitiren insanların da felaketleri olur tersi düşüncesine nasıl kapılırsınız kapıldım gidiyorumu nasıl mırıldanırsınız benim felaketim sizinkileri solda sıfır bırakır benim felaketim en büyüklerin de büyüğü devlet büyükleri bile önünde eğilir benim felaketim bir resim olsa dünyanın sonuna dek sergilenir sizlerle yaşıyorum üstelik henüz bir satır yazamadım bir film yapamadım boşa mı onca birikim onca çalışma onca kendinden ödün verme boşa mı neyse boşları alabilirsiniz bay ragıp efendi boşları derken bardakları kastediyorum locadakilere ilişmeyiniz eğer dediğimi yaparsanız kim bilir muhtemel ilk romanımın ana kahramanı muhtemelen siz olursunuz bay kafka ragıp efendi olur da ayrı düşersek ve bu ayrı düşüşe rağmen anılarımızı uzun süre muhafaza edebilirsek yani anılarımız bayatlamazsa diyorum ilk dersimiz kar wai sineması arkadaşlar bakın yine oyunbozanlık yapıyorsunuz raskolnikovun baltası çalındığında da aynısını yaptınız ve ona bir balta bile hediye etmezdiniz madem öyle madem oyunu bozacak küflenmeye bırakacak yanına yanaşmayacaksınız bir antrakt verelim son söz olarak da bu işin değişeceğini ve kurallarınıza göre oynayacağımı sizin ölçütlerinizde muazzam bir felaket elde etmeme az kaldığını bunun için şen felaketler limited şirketine başvurduğumu ondan sonra beni dinlemek zorunda kalacağınızı ve size sanat aşılamak adına üstün bir çabaya girişeceğimi belirtelim

Bay Ragıp Efendi o esnada boşları aldı lakin doldurup getirmedi, bir süre ortadan kayboldu. Doldurup getirmeyince de toplantının benim dikkatimi çeken kısmının sonuna yaklaştığımızı anladım.

“Karar oy çoğunluğuyla alındı,” cümlesiyle kendime geldim. Birbirlerinden çok farklı akımlara bağlı onlarca ressamın fırça darbeleriyle yarattıkları yüzüne baktığım Makûs Bey sözlerine devam etti: “Yöneticiniz yeniden ben oluyorum, teveccühlerinize layık olmaya, apartmanımızın bahtsızlığını artırmaya devam edeceğime söz veriyorum. Önünüzdeki kâğıtlarda kötüye gitmesi gereken apartman işlerini sıraladım, bunlara yönelik çalışacağız.”

“Gündemimizde iki mesele mevut. İlki Ragıp Efendi’nin sürekli ortadan kaybolması. Daire üçe kitap almak suretiyle görevini ihmâl ediyor. Bunu başka bir güne de bırakabiliriz.” (elbette o sıra bana baktı)

“Şimdi en mühim meselemize geçelim: Bahçedeki hayat ağacının kesilmesine. Daire üç haricinde hiçbirimiz ağacın yemyeşil iğrenç halinden, insanı kedere boğan güçlü dallarından, kalp sızlatıcı o canlı görüntüsünden memnun değiliz biliyorum. Böylesi bir ağacın apartmanımıza yakışmadığı çok açık. Geçtiğimiz dönem bu konuyla alakadar olmaya çalışsam da kararın oy birliğiyle alınması gerektiğinden …”

Makûs Bey’in sesi gürleşti, karşımda bir komutana dönüştü. Ona hiç mi hiç güvenmiyordum. Planlarından da haberdardım. O on dönem yöneticilik yapmakla yetinecek biri değildi. Diğer apartmanları topraklarına katmak isteğini biliyorum. Acaba kendini kiminle özdeşleştiriyorsun? Cengiz Han? Büyük İskender? Hannibal? Yok yok bu kadarı sana göre değil. Büyük Cengiz İskender Hannibal Han… Felaketler Birliği kurucusu. Savaş kötüdür hâlbuki, Full Metal Jacket’i, The Thin Red Line’ı da mı izlemedin! Ah şu apartmanlar yıkılsa da yerine bir bağımsız sinema dikilse. O zaman belki rahatlarım.

Herkes bana dönmüştü.

“Eee ne diyorsunuz?” diye sordu Makûs Bey.

“Neyle ilgili?” karşılığını verdim.

“Ay siz de çok içiyorsunuz herhalde. Ağaçla ilgili işte canım. Ben bu hallere düşecek insan mıydım!” diyerek araya girdi Suna Hanım.

Bir süre sessiz kaldım. Bir sessizlikten umut ettiğim ne varsa gerçekleştiğine ikna olduğumda söze girdim.

“Sizi de uğraştırdım, boşuna direndim, artık benim için sorun yok. Tek şartım ağacı güzel bir merasimle uğurlamak ve uğurlamayı benim yapmam.”

“Ne demek istiyorsunuz azizim?” diye sordu Selim Bey.

“Hadi artık, malum evde bekleyenlerim var. Beklemeyesiceler…” diye ekledi Neriman Hanım.

Latif Bey defterini çıkarıp notlar almaya başladı. Sinan Bey, “Dinleniyor olabiliriz,” diyerek hepimizi uyardı.

“Demek istediğim şu: Bu akşam saat sekizde ağacı keseceğim ve hepiniz orada olacaksınız.”

Şaşkınlıklarına rağmen herkes şartımı kabul etti, sadece Makûs Bey bu işin içinde bir iş var dercesine bana baktı. Gerisini pek önemsemedim. Tek bildiğim toplantıda her şey programa uygun ilerledi.

Devam Eden Toplantı Programı

Diğer Birkaç Konunun Hallolması

Bendenizden Bay Ragıp Efendi’ye Övgü Merasimi

Geri Kalan Apartman Sakinlerinden Ragıp Efendilerine Yergi Merasimi

Makûs Bey’in Felaketler Olmasa Biz Ne Yapardık Başlıklı Konuşması

Makûs Bey’in Felaketler Olmasa Biz Ne Yapardık Başlıklı Konuşmasının Eşzamanlı Alkışlanması ve Eşzamanlı Dökülen Gözyaşları

Daire Sakinlerinin Sırasıyla Yeni Felaketlerini Anlatmaları

Daire Sakinlerinin Sırasıyla Bire Bin Katarak Sürekli Dillendirdikleri Felaketlerini Anlatmaları

Bendenizin Yüzüne Yapılan Yüreklendirici Konuşmalar

Bendenizin Ardından Yapılan Gurur Kırıcı Konuşmalar

Apartman Kör Talih Marşı

Kapanış

Toplantıdan döndüğümde kapıya asılmış siparişlerimi buldum. Bir kutu papatya çayı, iki paket ruşeyimli ekmek, iki kutu süt bir de Melville’in Kâtip Bartleby kitabı. Gözlerim ışıldadı, poşeti alıp içeri geçtim. Pencere kenarına oturdum, kitabı çıkardım. Sayfaların arasındaki bir kâğıtta Bay Ragıp Efendi’nin ödevini buldum. Heyecanla bir iki satır okudum.

Kâtip Bartleby Üzerine Bir Deneme: Karşınızdayım ve ‘Yapmamayı Tercih Ederim’

Melville imzalı Katip Bartleby’i bir başkaldırı metni olarak tanımlamak mümkün sanırım. Bartlebey hepimiz için kurtuluşun bir simgesi. Toplumu sarsan bir nefer o. Her ‘yapmamayı tercih ettiğinde’ toplumun onadığı duvarlardan bir taşı çekip alan güçlü bir kişilik.

Neredeyse coşkuyla ağlayacakken okumaya ara verdim. Bay Ragıp Efendi’nin ‘Bay’ olmadan önceki dönemlerini düşündüm. Üzerinden çok zaman geçmişti. Belki sekiz on kitap, bir o kadar da film çalışmıştık gizlice. İlk başta ikna etmekte zorlansam da paradan daha önemli şeyler olduğunu, çok okuyarak, izleyerek yöneticiliğe kadar gidebileceğini, oğluyla arasının düzelebileceğini anlatınca ikna olmuştu. Potansiyeli yüksekti ve her adımda kendini geliştirmişti. Biricik müttefikimdi o benim. Herkesin içinde Ragıp Efendi’ye dönüşürdü lakin ne şekilde olursa olsun yalnız kaldığımda Bay Ragıp Efendi haline bürünürdü. Şen Felaketler Limited Şirketi’ni de onun önerisiyle bulmuştum. “Bir felakete kapılıp gitmezsen onları mağlup edemezsin,” demişti.

Gülümseyerek saati kontrol ettim. Zaman gelmek üzereydi. Derhal internete girip sinehayatmemat sitesindeki hesabımdan Der Himmel über Berlin filmine, sonra da kalbiokurkalbi sitesindeki hesabımdan Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabına beş yıldız verdim. Yorumları sonraya bıraktım. Ardından şirketi aradım. Her zamanki gibi karşıma bir kayıt çıktı. Bilgilerimi teyit ettim. Bir süre bekletildim. “Belirlediğiniz saatte felaketinizin başınıza gelmesini onaylıyorsanız ikiye …” hemen ikiye bastım, “Seçtiğiniz felaketten eminseniz ikiye …” yeniden ikiye bastım, “Son defa onay vermek için ikiye,” oyalanmaktan iyice yıpranarak defalarca ikiye bastım, şu geçen sürede bir şeyler okuyabilir, en azından bir kısa film izleyebilirdim. Kendimi Scorsese’nin After Hours filminin başkarakteri gibi hissettim. “Çok fazla tuşlama yaptınız neyse ki sorun değil, felaket için gerekli hazırlıkları yapıp felaket saatinde belirlenen yerde olmanız önemle rica edilir,” cümlesinin ardından telefonu kapadım ve ustaya bir mail atmaya karar verdim.

Sevgili Scorsese,

Umarım iyisindir? Ben sinema aşkıyla yanıp tutuşan, kavrulan, çöllere düşen yetenekli bir insanım. Bütün filmlerini, tamam en azından çoğunu, tamam tamam en çok konuşulanları izledim.

Ağacın pencereye vuran dallarıyla mail fikrinden sıyrıldım. Scorsese eminim henüz benimle tanışmaya hazır değildi. Dışarıya, ağaca baktım. Hakikaten de bizim bakımsız bahçenin sınırlarında, hatta şu dünyanın sınırlarında diğer pek çok şeyden ayrıksı duruyordu hayat ağacı. Onların tahammül edemediği de buydu. Kendilerine benzemeyen bir ağaç dahi olsa ortadan kaldırılmalıydı. Neyse ki son yaklaşıyordu. Şen Felaketler Limited Şirketi’nin gereğini yapacağı konusunda inancım yüksekti. Bay Ragıp Efendi apartmandan bazılarının şirketi kullandığını ve bunu benden gizlediklerini benimle paylaşmasaydı ne kadar dayanabilirdim bilmiyorum. Bir eşitlik kurmak için aradığım fırsattı bu. Madem onlar henüz benim seviyeme çıkmak için kapıyı aralamıyorlardı, uygun bir felaketle ben onların seviyesine inmiş gibi gözükerek kapıyı kırabilirdim. Gerisi kolaydı.

Hemen planımı yapmıştım. Şirketin felaket seçenekleri çok fazlaydı: Doğal afetlerden tutun da terk edilmeye, kalabalık bir alışveriş merkezinde suikaste uğramaktan kazalara, kaçırılmaktan sahnede repliğini unutmaya yüzlerce seçenek… Ücreti mukabilinde istediğinizi seçebiliyordunuz. Ayrıntılı incelemeler sonucunda ben de felaketimi seçmiştim. Hoş o sıra bilgisayar donmuşsa da sorun çözüldüğünde ‘felaket seçimi başarılı’ mesajını almıştım. Ağacın dalları cama vururken toparlandım, saatime baktım. Derin derin nefes alıp verdim. Gitmeden gece izleyeceğim filmi ve okuyacağım öyküyü seçtim. Artık çok az kalmıştı, apartmandakileri zaferimi izleyeceklerdi, saygı kazanacaktım, en sonundaysa felaketlerde değil sanatta bir araya gelecektik.

Bahçede

Apartmandaki herkes bahçedeydi. Gülümseyerek onları geçip Bay Ragıp Efendi’nin ağacın yanında hazır tuttuğu, bir sütunun üzerindeki kırmızı minderin ortasında duran, cam bir fanusla muhafaza edilen ve Raskolnikov’dan çaldığım baltaya ilerledim. Konuşma yapmamı rica ettiler.

Felaketlere Övgü

başımıza gelmeyen kalmayana dek
açıp ellerimizi yalvaracağız
felaket tanrısına
ey tanrı diyeceğiz
yahut hey tanrı
veyahut da behey tanrı
madem bizi fırlatıp attın bu dünyaya
madem mutlu olmak beyhude çaba
bize şöyle şahanesinden
bir felaket yolla da

“Bekliyoruz,” dedi Makûs Bey.

Konuşmayı sonraya bırakmak istediğimi söyledim, bu konuda hazırlık yapamadığımı ağaçtan kurtulmamızın birinci yılında konuşma yapabileceğimi belirttim. Fanusu kaldırıp baltayı aldım. Gökyüzüne kaçamak bir bakış attım. Baltayı kaldırdım. Shining’deki meşhur sahnedekine benzer bir performans sergilemek istiyordum, yalnız süremin yeteceğini sanmıyordum. Ağacın yapraklarının üzerinde bir ışık görür gibi oldum. Felaketim yaklaşıyordu. Göktaşı Felaketi: Orta Ölçekli-Az Hasarlı, Beklenen Olası Durumlar: Geçici Bilinç Kaybı, Kısa Süreli Konuşma Bozukluğu… Tamamı aklımdaydı. Işık yaklaşıyor, büyüdükçe büyüyordu. Beklentilerimin çok üzerindeydi. O sıra baltayı kaldırdım. Makûs Bey’in sesini duydum:

“Nihayet bizden biri olma yoluna girdiniz!”

Kendime geldiğimde hâlâ bahçedeydim, balta yanımdaydı, ağaç ayaktaydı ve etrafta kimsecikler yoktu. Kimsecikler o sıra aklıma bir Bunuel filmini getirse de oyalanamazdım. “Kimse yok mu?” diye bağırarak apartmana girdim. Ses seda çıkmıyordu. Her yeri aradım, kimi daire kapılarını kırarcasına çaldım, kimseye rastlamadım. Sokağa fırladım. Caddeleri arşınladım. Durum aynıydı. Herkes ortadan kaybolmuştu.

*

Bu olayın ardından iki sene kadar geçti, hata yapıp da hangi felaketi seçtiğim konusunu uzun uzadıya düşünsem de işin içinden çıkamadım. İlk zamanlar kendimi sadece izlemeye, okumaya vermiştim. Lakin artık sanat anlamını yitirmişti. En acısı da Bay Ragıp Efendi’yi yazacak mecalim de yoktu. Bari o yanımda olsaydı. En azından son bir oyun daha sahnelerdik.

spotları söndürün perdeyi kapatın perdeyi kapatın spotları söndürün spotları kapatın perdeyi söndürün

Not: Olur da bu satırlara rastlarsanız ekte bir okuma, izleme listesi yapamadığım için beni mazur göreceğinize inanıyorum. Eğer daha evvel okuduklarınız, izledikleriniz hususunda sorularınız olursa yollarımızın kesişmesini ümit etmeniz gerekecek. Merak etmeyin ben de hâlâ sizi, öğrenmeye, gelişmeye açık olan sizi, yolumdan, izimden gidebilecek, yarınlara kalacak sizi arıyorum.