M. C. Çalışkan: Kıpırtısız Trenler

M. C. Çalışkan: Kıpırtısız Trenler

28 Ocak 2021 1 Yazar: artiz

Ah, öyle bir hikâyedir ki bu nerede başlayıp nerede bittiği önemsiz. Öyle bir hikâyedir ki, hiç kahramanı yok. Anlatacağız yine de. Anlatacağız ki, inşaat makinelerinin sesleri arasından kurtulup, upuzun, paslı rayların üzerinden, karanlık tünellerin içinden geçip gitsin söze döktüklerimiz. İstasyon şefleriyle, gişe memurlarıyla, kondüktörlerle, annesinin elini bırakan çocuklarla, istasyon lokantalarındaki kara sineklerle, zamanı mağlup edemeyen koca istasyon saatleriyle, bekleme salonlarındaki tuvalet kokusuyla, çeyrek güneşle, kondüktör yaklaşırken uyur taklidi yapan öğrencilerle, evsizlerle, ilk trene yorgunluklarını da atan işçilerle, güvercinlerle, kedilerle birlikte insana ulaşsın. Ulaşsın ki, bir vakitler buralarda da sallanan ellerin görüldüğünü, tren ıslıklarının duyulduğunu bilsin herkes.

Her güne benzeyen bir gündü, güneşiyle, yolcusuyla, gişe memuruyla. Sabahın ilk trenlerini karşılıyordum. Banliyö trenlerini es geçip ekspreslere yöneldim. İstasyon Şefi’ni başımla selamladım. Kısa aralıklarla düdüğünü çalarak karşılık verdi. Elindeki levhayla Doğu Ekspresi’nin istasyona yanaştırıyordu. İşi biter bitmez koşarak başka bir trenin peşine düştü.

Bizim Doğu Ekspresi, kitapta anlatılana pek benzemiyordu. Bu tren daha çok, kemikleri sayılan ağır hastaları andırıyordu. Üç günlük yolculuğunu bir haftada tamamlaması kendi isteği değildi. Dinlene dinlene geliyordu. Biraz nefes almak için duraksamasa bozkırların ortasına yığılıp kalacağını, kimsenin dönüp de bakmayacağını biliyordu.

Doğu Ekspresi’nin Makinisti ile Kondüktörü’yse iki yaşlı hasta bakıcı kadar yorgun, ümitsizdi. Hep yaptığım gibi, çalışmaya başlamadan önce onlarla konuştum. Bilindik sorularımla onların bilindik cevapları tren tıslamalarına karıştı.

Artık hazırdım. Trenin son vagonuna doğru ilerledim. Yürürken, demiryolu şirketinin, dağların arasındaki tünellerden ibaret logosunun yapıştırıldığı kompartıman pencerelerini geçiyordum. İlk iki, üç vagonda çoğunlukla çiçeği dökülmüş, geniş şapkalar takan ince bilekli kadınlar otururdu. Son vagonlarda saçsız, öksürükten neredeyse boğulacak kadınlar… Buna benzer bir durum erkekler ve çocuklar için de geçerliydi. Orta vagonlardakilerse son vagonlara yüzlerini buruşturarak bakan, ilk vagonlara geçme beklentisiyle daima kurallara uygun davrananlarla doluydu. Bu nedenle lokomotife en yakın vagonlarda bile biletsiz yolculara rastlansa da orta vagonlarda biletsiz bir yolcu bulunması imkansızdı.

Son vagonun yanındaydım. Yolcular demir kilitli, derisi dökülmüş bavullarıyla, delik küfeleriyle, yırtıldı yırtılacak poşetleriyle trenden iniyorlardı. Gözüme kestirdiğim, yalnız, yüzü lekeli, ağır aksak yürüyen bir ihtiyara yanaştım. Sarıldım, ellerinden öptüm.

“Anacım hoş gelmişsen.”

Kadıncağız ağlarken poşetlerini düşürdü. Kırmızı elmalar trenle kaldırımın arasındaki boşluğa yuvarlandı.

Ona istasyon çıkışına kadar eşlik ettim. Fazla konuşmasak da yüzündeki ince gülümseme onun aniden bir oğlu olmasından ya da var olan oğluna kavuşmasından memnun olduğunu belli ediyordu. İstasyonun sınırına geldiğimizde durdum. Kadıncağız elini yünlü kazağının içine soktu. Ortasından bantla yapıştırılmış bir beş lira çıkardı. Doğu Ekspresi yolcularından para almak adetim olmadığından, teşekkür ederek ücreti reddettim.

Koca İstasyon Saati büyük hareketinin yarısını tamamladığında mola verdim. İstasyon lokantasına uğradım. İstasyon Şefi’nin dikkatini çekmeden, mutfakta yemeğimi yiyordum. Bol soğanlı tavuğa konan kara sinekleri kovmaya çalışırken şalgamımı devirdim. Bu bardağın hesabını nasıl verebilirdim? İşimi kaybedebilirdim. Hatta en kötüsü, Demiryolları Mahkemesi’ne çıkarılabilirdim. Neyse ki yanımda sadece Muhsin vardı. Gerçek kardeşini isimsiz bir savaşta yitirdiğinden beri ona kardeşlik ediyordum. Durumu örtbas edebilirdi.

“Muhsin Ağabey kaçtım ben.”

“Çok göze çarpmayasın. Hadi hayırlı işler,” dedi Muhsin, köpüklü ellerini beyaz önlüğüne silerken.

Akşama kadar ekspres treni gelmeyeceğinden günlük kazancım az olacaktı. Epey boş vaktim vardı; oyalanmalıydım. Bekleme Salonu’na yürüdüm. Salonun daimî yolcuları sigara yanıklarıyla dolu, deri taklidi sıralarda oturuyordu. Yüzleri gölgeliydi. İçeri girdiğimde, göz ucuyla bana bakıp yeniden kendi dünyalarına döndüler. Yalnız, T. ayağa fırladı. Yanıma geldi.

“Yarın gidiyorum, çilem doldu artık.”

“Demek sonunda nereye gideceğini hatırladın.”

“Hatırladım ya, şeye gidiyorum,” derken bakışları kör noktalara daldı.

“Şeye gidiyorum.”

Koluna girdim.

“Şeye gidiyorum.”

Onu boyacı çocukla, gözleri görmeyen genç kadının arasına, her zamanki yerine oturttum.

“İlgilenirseniz çok sevinirim,” dedim; ilgileneceklerdi.

Tuvalete girdim. Bir martı pencerenin yakınından hızla geçti. Neredeyse cama çarpacaktı. Pisuvarda işimi hallederken, Gişe Memuru içeri girdi. Gözlüğünü düzeltti. Bir şey demeden ortadaki pisuvarı boş bırakarak en köşedekine gitti. Duvarda asılı duran tarihi istasyon fotoğraflarını, kara trenleri, ilk lokomotifleri izlerken Gişe Memuru’yla neden hiç konuşmadığımı düşünüyordum. Sırf onunla hiçbir işim olmadığından mı? Yoksa tamamen istasyona ait bir insan olduğumdan mı? Doğru ya, Gişe Memuru da mesaisi biter bitmez hemen evine gidenlerdendi. Zaten uzun zamandır onun istasyonu sevdiğinden de şüpheleniyordum. Sevse, ara sıra da olsa kestiği biletlerde hata yapardı. İstasyonun havası, istasyondaki trenler, istasyon insanları dikkatini dağıtırdı. Ancak kaç yıldır buradayım, onun tek bir defa bile hatalı bilet kestiğini görmedim.

İkimiz de aynı anda fermuarımızı çekip tuvaletten çıktık. Ben Bekleme Salonu’ndaki kitapları incelemek için kaldım. Açıkçası farklı bir şeyler arıyordum. Üst üste polisiye okumak istemiyordum. Herman Müller’in şiir kitabı dikkatimi çekti. İnce, sayfaları sararmış, cildi aşınmış bir kitaptı. İsmi, Ölülerin Üzerinde Yükselenler’di. Kitabı iç cebime koyup oradan ayrıldım.

Çıkar çıkmaz ufak, sarı saçlı bir çocukla çarpıştık. Çocuk düştü, dizini tutarak ağlıyordu.

“Sana kaç defa elimi bırakma demedim mi?” diye söylendi annesi.

Çocuğun yanına oturdum.

“Özür dilerim ufaklık.”

Hâlâ ağlıyordu. Annesi, ne yapacağım bu çocukla dercesine başını iki yana salladı. Çocuğu kaldırdım. Düşerken, elinden fırlayan kitapçığı aldım. Bu ufak bir şehir rehberiydi. Daha önce hiç karşılaşmadığım yeni bir baskıydı.

“Ne güzelmiş,” dedim.

Çocuk kitapçığı elimden kaptı.

“Benim o, annem aldı.”

“Ayıp oğlum ayıp, ver abi de baksın.”

“Bir anlaşma yapalım mı ufaklık? Eğer onu paylaşırsan ben de seni güvercinlere ve kedilere götürürüm.”

Çocuk annesine döndü. Annesi, Koca İstasyon Saati’nin ağırlığı altında ezilircesine zamanı kolluyordu.

“Beş dakika…”

Çocuk gülümseyerek şehir rehberini uzattı. İlk sayfadan itibaren hızlı hızlı göz gezdirdim. Her şey yerli yerinde gibiydi. Demek dışarıda bir yenilik yoktu. Belki vardı da rehbere alınacak kadar önemli değildi. Sayfaları çevirmeye devam ederken istasyonun olduğu bölüme geldim. Yutkundum. Gördüklerime iyice yaklaştım. Bu imkânsızdı. İstasyona ait sayfaların yerinde büyük bir O harfi, harfin altındaysa yatağında uyuyan bir insan figürü vardı. Baskı hatası olmalıydı. Bir umut İstasyon Şefi’ne koşarken çocuk yeniden bir ağlama krizine tutuldu.

İstasyon Şefi odasında kestiriyordu. Onu uyandırmanın nelere mâl olabileceği düşüncesiyle bir-iki dakika tereddüt etsem de istasyonun olmaması fikri beynimi kemiriyordu. Çok fazla dayanamadım. İstasyon Şefi’ni omuzundan usulca dürttüm.

“Tren, makas değiş…”

Yeniden denedim.

“Tren, makas değiş…”

Üçüncüsünde omuzlarından sertçe sarstım. Uyandı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Durumu açıkladım. Dişlerini sıktı kısa bir süre. Sonra beni rahatlattı. Olayın büyütülmesine gerek olmadığını, hatalı basım nedeniyle böyle bir tuhaflığa maruz kaldığımızı açıkladı. Yetkililere haber vereceğini söyledi. Telefonu eline aldı. Çıkmamı işaret etti. Acil durumlar dışında uyandırılmasının Demiryolları Kanunları gereğince büyük bir suç sayıldığını da ekledi. Mavi üniformasını düzeltirken yanından ayrıldım.

Çocuk, bıraktığım yerde ağlamayı sürdürdüğü gibi şimdi de tepiniyordu. Annesinden özür dileyip çocuğu omuzlarıma aldım. Güvercinlerin toplandığı, kedilerin onları yakalamak için pusuya yattığı, gişenin bulunduğu, istasyonun en geniş bölümüne yürüdük. Çocuğu bıraktım. Çocuk güvercinleri kovaladı, kediler çocuğu, güvercinler kedileri. Güneş yer değiştirirken bu kez çocuk kedileri kovaladı, kediler güvercinleri ve güvercinler çocuğu. Annesi gülümsüyordu. Çocuk kahkaha atıyordu. Ben, hüzünlenmemeye, hüzünlensem de belli etmemeye çalışıyordum.

Anne ve çocuk banliyö treniyle istasyondan ayrıldı. Koca İstasyon Saati mesaimin kalanını işaret ediyordu. Gidip trenlerin karşısına oturdum. Yanımdaki mor saçlı genç kadın, uyuma taklidi yapıyordu. Kollarının arasında ders kitapları vardı.

“İmzalar mısınız,” dedi aniden. Gözlerini iri iri açarak bir kâğıt uzattı.

“Neyle ilgili?”

“İstasyonu korumakla.”

Ürperdim. Kanım vücudumda dolaşmıyordu sanki. Kâğıdı alıp imzalamayı istesem de tereddüt ettim. Bir imzanın nerelere varabileceğini asla bilemezdiniz. Ama burası evimdi. Üstelik sadece benim evim de değildi.

“İstasyona ne olacak?”

“Bilmiyorum ama bir şey planladıkları kesin.”

“İmzalarla çözülebilir mi?”

“Hiçbir şey yapmayarak çözülebilir mi?”

Bir süre sessiz kaldık.

“Eğer korkuyorsanız?..”

Kâğıdı alıp alelacele alıp imzaladım. Gülümsedim, onun da gamzeleri belirdi.

“Burada mı çalışıyorsunuz?”

Üniformam olmamasına rağmen bunu nasıl anlamıştı?

“Evet,” dedim.

“Epeydir buralardayım da istasyondan dışarı adımınızı atmadınız. Trenlere bindiğiniz de yok. Ne iş yaptığınızı bir türlü anlayamadım.”

İşimi anlattım.

“Demek bir çeşit dublörlük. Harika. O zaman benim de okul arkadaşım olun. Bir sonraki banliyö treniyle istasyondan ayrılana kadar.”

Kabul ettim. Ücretimi sorunca biraz alındım doğrusu. Öğrencisin sen dedim, bu seferlik benden olsun. Konuştuk, ikimiz de derslerden, üniversitenin boşluğundan, ülkenin gidişatından, aşktan, sevişmekten bahsettik. Cebimden Herman Müller’in kitabını çıkardım. O da bir. Şahane bir parça başladı. Düş Muhafızları diye bir grubunmuş. Müziği dinlerken ona şiir okudum.

“Yağmurlar bozulmadı mı, güneş solmadı mı henüz
Şarkılar kırılmadı mı, insan yıkılmadı mı henüz
Ölülerin üzerinde yükselenlere ağıtlar yakılmadı mı
…”

Şiir yarıda kesildi. İstasyon Şefi bavuluyla apar topar istasyondan ayrılıyordu. Mesaisinin bitimine henüz epey vardı. Arkasından bağırdım, duymadı. Acil bir işi olmalıydı.

Boş verip şiire döndüm.

“Fotoğraflar dağılmadı mı, günler çözülmedi mi henüz
Kumlar çoğalmadı mı, rüyalar yitmedi mi henüz
Yaşayanlarla ölülerin dili bir olmadı mı”

Müzik giderek yükseliyordu. Genç kadınla göz gözeydik. Mor saçlarında gezdirdim ellerimi. Sonra yüksek sesli uğultular işittik. Üzerimizden uçaklar geçiyordu. Dev bir gölge istasyona iniyordu. Genç kadına sarıldım.

“Korkma, birazdan iki ölüyü canlandıracağız,” dedim.

Ah, öyle bir hikâyedir ki bu nerede başlayıp nerede bittiği önemsiz. Öyle bir hikâyedir ki hiç kahramanı yok. Anlattık yine de. Anlattık ki istasyon şefleriyle, gişe memurlarıyla, kondüktörlerle, annesinin elini bırakan çocuklarla, istasyon lokantalarındaki kara sineklerle, zamanı mağlup edemeyen koca istasyon saatleriyle, bekleme salonlarındaki tuvalet kokusuyla ve çeyrek güneşle, kondüktör yaklaşırken uyur taklidi yapan öğrencilerle, evsizlerle, ilk trene yorgunluklarını da atan işçilerle, güvercinlerle, kedilerle birlikte insana ulaşsın diye anlattıklarımız.