Işıl Camgöz: Goblen Tablo

Işıl Camgöz: Goblen Tablo

5 Nisan 2021 0 Yazar: artiz

Arzu o gece yine korkutucu rüyalar görmüştü. Ama aklında kalan, o sık tekrarlanan dalga rüyasıydı. Bu rüyada Arzu deniz kenarına giderdi. Kayığını denize indirmesi gerekir ve her defasında kibar bir balıkçının yardımından faydalanmayı başarırdı. Denize çıktığı anda koca koca dalgalar etrafını sarardı. Ama arkasına baktığında, hayatında gördüğü en büyük dalga ile karşılaşırdı. Karşı kıyının tüm binaları, dağları, tepeleri ile üzerine yürümesi gibi bir şeyle…  Korku içinde, bunu nasıl atlatacağını düşünmeye başlardı. Sanki bu şey üzerinden geçip gidebilirmiş, onu süpürmezmiş gibi.

O gece de dalgaya öylece bakakalmışken babası belirdi karşısında. O heybetli adam, dehşet veren dev dalgaya kapılmış, binalar, toprak parçaları, arabalar ve çeşitli eşyalar arasında kıyıya doğru sürükleniyordu. Bu eşyalar daha çok Arzu’nun biriktirmekten hoşlandığı vintage eşyalardı. Şamdanlar, biblolar, çerçeveler, çakılar, çakmaklar, eski kül tablaları, vazolar ve bir sürü ıvır zıvır, aralarına babasını da almış saatte bilmem kaç mil hızla kıyıya yaklaşıyorlardı. Eşyalar arasında yer alan ve dalganın köpüklerinde debelenen bir tablo dikkatini çekti. “Baban ölecek ve sen bu goblen tabloyu alacaksın,” dedi ona davudi bir ses.  Arzu bu kararlı ve ilahi sesin sözlerini idrak etmeye çalıştığı sırada, dev dalga bir hortum haline gelip havaya doğru yükseldi ve uzaklaşmaya başladı. Ortada ne bina, ne toprak parçaları, ne arabalar, ne de sürüklenen babası kalmıştı. Arzu, babasına ne olduğunu merak etti. Tüm o eşyalarla birlikte yitip gitmiş miydi yoksa gökyüzüne doğru?

Gözünü açtığında, rüyasında gördüğü goblen tablo tam da karşısındaki duvarda asılı duruyordu. Uyku sersemliği ve korkutucu bir şey görmüş olmanın ürkekliğiyle baktı tabloya. Bir an onu oraya neden astığını düşündü. Çirkin göründü eşya gözüne. Oysa ne kadar severek almıştı ve tablodan hoşlanmayan babasına muhalefet ederek ne de büyük bir zevkle asmıştı onu oraya. Aldığı birçok diğer eşyaya da burun kıvıran babası, bu tabloyu özellikle bir hayli dışlamıştı nedense. “Asma bu tabloyu,” diye tutturmuştu. “Eski Taşlıtarla minibüslerinin kontrplak kapıları gibi çirkin,” demişti tablo için. “Yeni doğan kedi yavruları gibi çirkin,” demişti. “Kırk mum ampulün eski badanalı duvarlara yansıması gibi çirkin,” demişti. Demişti de demişti yani. Ama Arzu iki katlı, müstakil, bahçeli, şirin bir evin önünde çiçeklerini koklayan bir kadının, narin ellerce işlendiği bu tabloyu yine de asmıştı; daha önce de sevmediği bazı eşyalarını elden çıkarmasına sebep olan, odasını nasıl döşeyeceğine bile karar verme hakkını kendisinde gören babasına inat!

Uyandıktan beş dakika sonra, “Bir yerlerim açıkta kalmış,” diyecek kadar kendine gelmişti. Yine de bu, “Baban ölecek,” lafı çok sinir bozucuydu. Neden ölsündü canım, babası? Bu goblen tabloyu alacak mıydı? Zaten almamış mıydı onu? Duvarına bile asmıştı işte!

Babasını severdi Arzu. Şimdi ölmesinin zamanı değildi. Emekli olmasına sadece üç sene kalmıştı. Öyle emekli olunca sıkıntıdan patlayacak türden bir adam değildi. Mutlaka kendine oyalanacak bir şeyler bulurdu. Arabayla yakın yerlere gider, emekli ikramiyesiyle alacağı tek kamaralı teknesiyle gezip balık tutardı. Mahalleye çıkar, kendi gibi emeklilerle sohbet ederdi. Yazın çay bahçesinde ya da balkonda kitap okur, evdeki tamiratları yapar, tüm paralı kanalların tüm filmlerini bitirirdi. Çok planları vardı babasının emekliliğine dair. O gün gelse de hepsini uygulayayım diye içi içini yiyordu. Ha gayretti, üç seneydi şunun şurasında.

Zamanında çok problemler yaşamışlardı. Babası, “O okula gitmeyeceksin,” demiş; Arzu gitmemişti. Babası, “O adamla olmayacaksın,” demiş; Arzu adamı bırakmıştı. Babası, “Bu işi yapacaksın,” demiş; Arzu, babasının dediği işi yapmıştı. Arzu, babasının arzularını yerine getirmek için dünyaya getirilmişti. Kaderi babasının emrinde bir arzuhalci, onun isteklerine amade bir yazardı. Kabullenmişti bunu genç kadın.

Bütün bu kabullenişler öyle kolay da olmamıştı. Hepsinin altında derin tartışmalar, çatışmalar, münakaşalar hatta kavgalar vardı. Ama sonunda dediğini yaptıran hep baba olurdu. Çünkü Arzu babasının istemediği bir şeyi yapıp başarısız olduğunda, reddedilmeyi göze alamayacak kadar özgüvensiz bir insandı. Seçimlerinin sorumluluklarını alacak ve bedelini ödeyecek cesareti kendisinde bulamıyordu. Bu yüzden, hem en zor hem de en kolay olan yolu seçip, boyun eğiyor ve farkında olmadan en büyük bedelleri ödüyordu.

Otuz beş yaşındaydı. Aslında çok olmasa da para kazanıyordu. Pekâlâ, bir arkadaşla falan ayrı eve çıkabilirdi. Babasını karşısına almış olurdu tabii. Sadece babasını mı? Evlenmeyen kadınların ayrı eve çıkmasını, bekâr evinde kalmasını reddeden, açıkça müdahale edemese de her an göz hapsinde tutan koskoca bir toplumla da baş edebilir miydi? Peki, ya işten çıkarılırsa, ya parasız kalırsa, ya kirayı veremezse? O zaman yine baba evine dönmeyecek miydi? Babası, o zaman onu kabul edecek miydi? Hadi kabul etti; surat asmadan, eksikliğini yüzüne vurmadan oturacak mıydı onunla? Nefret ettiği işini bıraksa, başka bir kariyer yapması için destekleyecek miydi onu babası? Yeni bir okul okusa? Yok, mümkün değildi!

Öte yandan bu hayat hep böyle mi gidecekti? Ta ki, ta ki, tövbe tövbe, babası ölene kadar! Tövbe tövbeydi. Severdi Arzu babasını. Allah korusundu!

Annesine ‘işbirlikçi’ adını takmıştı Arzu. Anne, evinin sadece direği değil, kolonu, sütunu, betonu ve demiri olarak gördüğü babanın daima arkasındaydı. Zira kocası onu aldatmıyordu ve annesi için yegâne ölçüt buydu. Bir keresinde Arzu, “Okulu bırakacağım,” dediğinde, o sırada yirmi üç yaşında olan kızını tokatlamışlığı vardı. Annesini de severdi Arzu. Canavar değildi annesi. Sadece işbirlikçiydi işte!

Son zamanlarda genç kadınıiçten içe kemiren o duygu çok artmıştı. Ne zaman tamamen özgür olacaktı o? Ne zaman babasının o emir veren bas bariton sesini sadece kendi istediği, özlediği zaman duyabileceği bir dünya köşesinde yaşayabilecekti? Ne zaman kendi kararlarını alacaktı? Ne zaman hesap vermekten kurtulacaktı. Ne zaman?

Bir erkek arkadaş bulup evlenmenin kurtuluş yolu olmadığından emindi. Evlendiği insanın da babasına dönüşmeyeceği ne malumdu? Hatta babasından bile kötü olabilirdi. Son erkek arkadaşı gibi! O güne kadar iki erkek arkadaşı olmuş, birini babası reddetmiş, diğeri kadının ciğerini söküp almıştı. İnişli çıkışlı, bol tavizli, bol sömürülü bir ilişki yaşamıştı en son dört yıl önce. Ve o günden sonra da erkekleri bıraktı. Bıraktı yani; sigarayı bırakır gibi bıraktı. Kafasını kaldırıp bakmadı etrafına. Kendi gücüne güvenmeliydi. Fakat güvenmiyordu. Bu özgüven fikirleri iyiydi de hep teoride kalıyordu. Yazılı sınavdan yüz puanla geçip, direksiyondan kalan acemi sürücü adayları gibiydi hayatta.

Ertesi gün ne rüyayı ne de tabloyu hatırlayacaktı. İşini gücünü yaptı, iş çıkışı bir arkadaşıyla buluştu. Alışveriş yapıp, vakitlice eve döndü. Babasının yine her şeyi eleştirdiği, bu arada televizyondaki siyasilere bol bol küfür ettiği bir yemeğin sonunda odasına çekilip düşünmeye başladı. Bir gün kendi evi olacaktı. Evlenirse böyle bas bariton bir adam olmayacaktı yanında. Bir kedi; evet mutlaka bir kedi sahiplenecekti. O bangır bangır bağıran televizyon onun evinde yerini, pikaptan gelen güzel müzik seslerine bırakacaktı. Bir gün mutlaka olacaktı bunlar. Ama ne zaman? Nasıl?

O sırada aklına bir gece önceki rüya geldi ve ürperdi. Duvara baktı. Goblen tabloyu yerinde göremedi.  Bir anda öyle bir tablonun hiç olmamış olabileceğini düşündü. Boş boş baktı bir süre duvara. O bir tablo alacaktı ve babasına karşı gelerek duvarına asacaktı! Yapmış olabilir miydi? Aman canım, deli değildi ya. Aldığı yeri, tarihi, her şeyi biliyordu. Peki, neredeydi tablo?

Bir hamleyle kalkıp salona gitti.  Babası koltukta uyuyordu. Nabzını ve nefes alışverişini kontrol etti. Her şey yolunda gözüküyordu. Mutfağa girip bir bardak su doldurduğunda gözü çöp kutusuna ilişti. Goblen tablo çöpü boylamıştı. Merakını yenemeyerek başka bir koltukta uyuklayan annesini uyandırdı.

“Odamdaki goblen tablo nerede?” diye sordu.

“Baban attı o tabloyu. Çok çirkin olduğunu söylüyordu ya zaten. Keşke sen atsaydın, daha önce,” dedi. “Çok seviyor muydun sen o tabloyu?”

“Bana sormadan atmasa iyiydi, ama sorun değil,” dedi Arzu. Tekrar odasına döndü. Biraz mandala boyadı. Renkleri iyi tutturamamıştı galiba. Öfkeli miydi? Yok canım, alt tarafı bir tablo!  Biraz müzik dinledi. En sevdiği şarkılardan bile zevk alamadı. Bir arkadaşıyla telefon konuşması yaptı. Bir kitabın sayfalarını, yine pek bir şey anlamadan, öylesine karıştırırken gözleri kapanıverdi.

Rüyasında yine deniz kenarındaydı. Yine kayığını denize atmasına bir balıkçı yardım etti. Yine dalgalarla boğuşurken, o en büyük dalgayı görüp dehşete kapıldı. Yine binaları, toprak parçalarını, arabaları ve içlerinde goblen tablo da olan çeşitli eşyaları sürükleyen dev dalganın içinde debelenen babasını gördü. Yine bir ses, “Baban ölecek,” dedi ona. “Ve sen bunu alacaksın,” deyip goblen tabloyu uzattı. Ne canlı renkleri vardı özenle işlenmiş desenlerin! Yumuşacıktı dokusu. Hele o iki katlı, bahçeli, müstakil ev ne kadar göz alıcıydı. Bir gün kendisi de böyle bir evde, özgür yaşayabilecek miydi? Evin önünde çiçeklerini koklayan kadın gibi özgür?

Tövbe, tövbeydi!

Neden tövbeydi?

Çünkü babası!

“Allah korusun,” dedi.

“Allah korusun,” diye tekrarladı.

Sonra, ebeveynini kandırmaya çalışan küçük bir çocuk gibi masum bir safiyetle, “Babam ölmese de ben yine bu tabloyu alsam,” dedi sese.

Bir anda uyanıverdi. Babası geldi aklına. Yatak odasına gitti. Adam, her zamanki gibi bir bacağını annesinin üzerine atmış gürültülü gürültülü uyuyordu.

Sonra mutfağa geçti. Çöp atılmıştı. Belki kapıcı sabah alırdı çöpü. Kapıyı açtı. Tablo çöpün en üstünde öylece duruyordu. Ona dokundu; iki katlı, müstakil, bahçeli ev deseni üzerinde gezdirdi elini. O eve ve bahçesinde çiçeklerini koklayan özgür kadına tekrar tekrar dokundu. Mutfakta az sabunlu bir bez hazırladı ve tabloyu iyice sildi. “Bir yol bulacağım,” diye mırıldandı. Goblen tablonun içindeki, çiçeklerini koklayan kadına gülümseyerek göz kırptı. Sonra odasına gidip tabloyu biraz suçluluk da içeren bir zevkle duvarına astı.