Böyle Geçti: 2020’de Okuduk ve Sevdik

Böyle Geçti: 2020’de Okuduk ve Sevdik

28 Aralık 2020 0 Yazar: artiz

Bu sene de okuyup sevdiklerimizden bir liste yaptık… Elbette her listede olduğu gibi eksikleri çoktur. Kaldı ki sene içinde yayımlanma gibi bir kıstasımız da olmadı. Yine de liste yapmanın keyfi bizi her zaman cezbediyor… O zaman buyurun bakalım…

Orhan Pamuk imzalı Yeni Hayat bizim için büyüleyici bir okuma yolculuğu oldu. Hem hayatla hem de ölümle bu denli iç içe bir metni okumanın büyük bir tutkuya dönüşmesi çok kestirilebilir bir durum değil aslında. Hatta kitabın başlarında metne fazla dahil olamadık. Ama belki de bu noktada kurmacanın gerçeklikle buluştuğunu söyleyebiliriz. Biz de bir kitabın peşinden sürüklendik neticede. Otobüsler, kazalar, filmler… Unutulmaz.

Batuhan Aşıktoprak’ın kaleme aldığı Kurdun Postu ne yapmak istediğini bilen, kendinden emin bir yazarla karşı karşıya olduğumuz hissi uyandırdı. Bizim için özellikle atmosferiyle öne çıkan öyküler yazarın gelecekte neler yazacağına dair iyice meraklanmamıza neden oldu.

Stephen King’in korku türüyle ilişkisini, bu ilişkinin okuduğu, izlediği diğer çalışmalarla nasıl şekillendiği görmek hakikaten ufuk açıcıydı. Yazarın henüz yazı serüveninin başlarında dahi korku türü üzerinde ne kadar derinlikli düşündüğünü görmek Ölüm Dansı’nı bir parça daha öne çıkarıyor.

Uzun zamandır beklediğimiz Stephen King’in Yazma Sanatı kitabı nihayet basıldı. King’in yazma pratiklerine dair söyledikleri oldukça değerli. Yurt dışındaki yayımlama işleyişinden kısa kısa bahsetmesi de işlerin ne kadar farklı yürüyebileceğine dair güzel noktaların altını çiziyor. Ama belki de en güzeli King’in yazı işçiliğinin önemini işaret etmesi. Bu kitabı Ölüm Dansı’ndan önce veya sonra okumak tamamlayıcı olabilir.

Agatha Christie de tıpkı King gibi çok sıkıldığımız, bunaldığımız anlarda genellikle kurtarıcı rolünü üstleniyor. Briç Masasında Cinayet Christie’nin neredeyse tüm maharetini sergilediği, birkaç defa ters köşe yapmaya yeltenen ve bunu en azından bizim için başaran, beklentilerimizi oldukça karşılayan bir kitap oldu.

Erhan Tuncer’in kaleme aldığı İhsan Yüce biyografisi her satırında, her karesinde çok yoğun emeklerle hazırlandığı belli olan bir çalışma. İhsan Yüce’yi mitleştirmeden pek çok yönüyle, elbette özellikle sanat yaşamıyla ele alan kitap hem dönemin tiyatro ve sinema dünyasına dair pek çok şey söylüyor hem de Yüce’nin çalışma yöntemiyle, kendi hikâyelerine duyduğu inançla ve sanat inadıyla umut veriyor. Ayrıca Yüce’nin bilgilerini aktarma konusundaki yaklaşımını okumak özellikle bugün açısından oldukça düşündürücüydü.

Clive Barker dünyasına girdiğimiz ilk kitap olan Kan Kitapları 1 bizim için biraz fazla kanlı ve dehşet verici sahneler barındırsa da kitabı bir türlü bırakamadık. Barker’ın dehşet anlatılarındaki doz kesinlikle King’den çok daha farklı. Bu dehşet yaratıcılıkla birleştiğinde de oldukça çarpıcı öyküler çıkıyor ortaya. Yeniden dönmek istemesek de unutmak da istemeyeceğimiz bir deneyim oldu.

Bu sene söyleşi okumanın keyfini keşfettiğimiz bir sene oldu. En sevdiğimiz yazarlardan Paul Auster’ın yazı dünyasını nasıl yarattığına dair söylemlerini; yazıyı ilahlaştırmamasını, tesadüflere, üstkurmacaya, otobiyografik unsurlara, sinemaya bakışını okumak tartışılacak pek çok konuya kapı açtı.

Ayfer Tunç’tan okuduğumuz ilk kitap olan Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’nden o denli keyif aldık ki bir süre başka bir şeye odaklanamadık. Kitabın gücü alegorik, tarihsel, sosyolojik vb. pek çok farklı okumaya kapı aralamasından kaynaklı olabilir. Türkiye nedir, Türkiye kimdir sorusuna verilebilecek önemli cevaplardan biri bu kitap. Ayrıca yazarın onca karaktere rağmen okurun dikkatini, heyecanını diri tutması takdir edilesi. Öneren de var olsun 🙂

Hem oyunculuğuyla hem de yönetmenliğiyle sinema dünyasını önemli ölçüde etkileyen kaç isim vardır emin değiliz… Eastwood’un söyleşilerini, film yapım süreçlerini okumak, onun sinemayla nefes aldığına yeniden tanık olmak, jazz sevgisine eşlik etmek, oyunculuktan yönetmenliğe geçişindeki kritik noktaları görmek paha biçilemez.

Ağızdaki Kuşlar bu sene okuduğumuz en iyi öykü kitaplarındandı. Sert, tekinsiz ve hatta okurun yakasına yapışan öyküler. Sanırım öykü-boks benzetmesinin en uygun olduğu kitaplardan biri. Tabii bir farkla. Burada birkaç defa nakavt olmak, hatta öykülerin okuru ayağa kaldırıyormuş, rahatlatıyormuş gibi görünüp sonradan sıkı bir yumrukla onu yeniden yere sermesi mümkün. Sinematografik anlardan da güç alan pek çok metin barındıran Ağızdaki Kuşlar toplamda kurtulamadığınız ama halinizden memnun olduğunuz bir karabasan gibi.

İlk cildini de sevdiğimiz Yazarın Odası serisinin ikinci cildi de pek çok usta ismi ağırlıyor. Bu seri bizim için her yazarın kimi ortak alışkanlıkları olsa da yazı alışkanlıklarının ve yazıya bakışlarının ne kadar farklı olabileceğini göstermesi açısından oldukça değerli. Bu da bizi eğer yazıyla uğraşıyorsak bir şekilde kendi alışkanlıklarımızı yaratmamız ve öncüllerimizden el alsak da kendi bakış açımızı kazanmamız gerektiği gerçeğine götürüyor.

Orada Bir Yerde Engin Türkgeldi imzalı iyi kurgulanmış, matematiği güçlü, yazarın dünya yaratma becerisini öne çıkaran, halk masallarından, mitlerden vb. unsurlardan da beslenen, kimi zaman birbirine değen öykülerden oluşan sevdiğimiz bir öykü kitabı oldu. Özellikle benzer şeyler okuduğumuz için sıkıldığımız bir dönemde kurtarıcıydı.

Okuduk, kaybolduk… Uzun bir süre kendimizden haber alamadık. Bir arayışın karanlığına, ışığına kapıldık, şehri adım adım ezberledik, ismimizi unuttuk, saklandık, ortaya çıktık; kaybolduk!
Her okumada farklı bir noktaya varacağımızdan emin olduğumuz Kara Kitap’ı tamamen anladık mı, hayır! Anlamasak da kapıldık gitti ve evet sırf şehri ele alışı nedeniyle bile çok sevdik.

Bitmesini istemediğimiz bu yolculuk için Tolkien’e ne kadar minnettar kalsak az. İlk bölümlerden sonra; karakterler yolculuklarında ilerleyip de maceranın dozu arttığı andan itibaren soluksuz okuduk. Pek çok detay, karakter, sahne… Orta Dünya’ya dair ne varsa sevdik.

Çağdaş yazarlar arasında takip ettiğimiz isimlerden olan Fatma Nur Kaptanoğlu ikinci kitabında klasik anlatımdan giderek uzaklaşan, kimi zaman deneysele varabilen öyküleriyle, yenilikçi denemeleriyle, ayrıntı seçimleriyle ve ilk kitabında da rastladığımız duygu aktarımındaki başarısıyla sevdiğimiz bir kitap ortaya çıkarmış.

Özlediğimiz klasik çizgi roman etkisini her karesinde hissettiğimiz ve Alan Moore’un karakterlerine yaklaşımıyla mest olduğumuz, kimi zaman epey melankolik, kimi zamansa oldukça dehşet verici bir hikâye. Acele etmeden, anlatısını usul usul kurması da cabası.

Kara Gece bu sene okuduğumuz en iyi işlerden biri. Ne yazsak az kalacak. Takıntılı olduğumuz kurmaca gerçeklik sınırları mevzusunu bir Batman hikâyesine yediren, üstelik Batman animasyonlarında çalışan bir ana karaktere sahip olan, Batman evreninden pek çok ismi ağırlayan çok sevdiğimiz bir çizgi romandı. Kurmaca karakterlerle nasıl bir bağ kurulabileceği asla belli olmaz.

Avare Tanrı bu senenin en keyifli sürprizlerindendi sanırım. Mitolojik hikâyesi, karakterleri, bu hikâyeyi, karakterleri kendine göre yorumlaması, rengârenk, neredeyse bir coşku yaratan çizimleri ve ana karakteriyle diyarlar arasında dolaşmak o denli iyi geldi ki…

Yaşlılığa, dostluğa, devam etmeye ve aşka dair incelikli bir hikâye. Emile’in kaybettiği yakın dostunun ardından yaşadığı gelgitler, giderek ölüme yaklaşması ama vazgeçmemesi ve hayatı yeniden keşfetmesi. Tutkunun, aşkın, yaşamın peşine düşmek için hiçbir zaman geç değil.

Antonio Tabucchi’nin aynı adlı eserinden uyarlanan çizgi romanı ilk olarak anlattığı dünya için fazla nahif, fazla saf olan edebiyat meraklısı, kültür sanat yazıları yazan ana karakteri nedeniyle sevdik elbette. Politik arka planın hikâyede önemli bir alan kaplaması ve Pereira’nın kendi ölçeğinde giderek değişmesi de anlatıyı değerli kılıyor.

Sandman evreni her cildinde bizi oldukça etkilemeyi sürdürüyor. Hayal gücüyle kültürel birikim doğru şekilde bir araya geldi mi ortaya harika işler çıkabiliyor. Dünyaların Sonu da pek çok farklı karakteri, hikâyeyi iç içe aktarırken aynı zamanda anlatıcılığın ve hikâyelerin ölümsüz olduğunu bir defa daha kanıtlıyor gibi.

Ege Avcı imzalı Bütün Ayazların Ortasında rapçi Kayra’nın aynı adlı albümünden ilhamla yazılan gitmek istemeye, çıkışsızlığa, bir yere saplanıp kalmaya dair anlattığı hikâyesi ve hem gerçek anlamından güç alan hem de metaforik özellikler kazanan ‘korkuluk’ imgesiyle sevdiğimiz bir iş oldu. Yerli çizgi romanların daha da artması ümidiyle.

Pek çok açıdan iyi işlenen fotoğrafçı Marco’nun hikâyesi özellikle herkese tanıdık gelebilecek ve kendi hikâyesine bakmayı sağlayabilecek unsurlarıyla sevdik. Aile ilişkileri, geçmişiyle yüzleşme, sanatıyla var olma çabası, korkuları, yaşam ürkekliği…